29 Nisan 2015 Çarşamba

Hayalperestim / 21 GÜN

Kapının tıkırtısıyla koltukta doğrulduğumda sabaha karşı 06.00 sularıydı… Gözlerimi ovuşturdum ve dün gece yaşananlar düştü aklıma. Bir anda kalbim hızla atmaya başladı, elimi sol yanıma götürüp bu tatlı çarpıntıyı tüm hücrelerimde hissettim. O enerji saniyeler içinde parmak uçlarımdan tüm bedenime aktı ve heyecandan nefesim kesildi…

Hayal miydi? Gerçek miydi? Bir film sahnesi sanki dün bizim evde, bu salonda yaşanmıştı. Başrolde ben ve o… Yıllar sonra yeniden… Birlikte…

Aniden salon kapısından içeri uzanmış bana bakan bir çift gözle karşı karşıya kaldım ve işte bir kez daha o gözlerin hapsindeydim. Ayhan sonunda geri gelmişti. Sevinçten çığlık atmak, bağırmak, çağırmak, evin içinde bir sağa bir sola koşturmak, koltukların üzerinde zıplayıp atlamak, en sevdiğim şarkıyı haykırmak ve boynuna atlayıp ona kocaman sarılmak istedim. Saydığım tüm bu eylemlerin sadece en anlamlısını yani sonuncusunu yaptım. Hoş geldin bile demeden, anlık bir hamleyle ona doğru meyledip usulca kollarının arasında kendime yer açıp kokusunu içime çekerek boynuna küçük bir öpücük kondurdum. Sarılmak ne güzel bir his… Dopdolu, kucak kucak, tenlerin ve kalplerin birbiriyle teması, sevgi ve sıcaklığın karşılıklı akışı, dertlerin sanki eriyip o anda yok oluşu…

       -  Bu hava kaçmaz! Hadi Mini’yle gezelim dedi.

Mini köpeğimizin adı değildi elbette. Zaten bir köpeğimiz olsaydı da muhtemelen 35 sene içinde çoktaaan uzak diyarlara göçüp gitmiş olurdu. Mini bizim 1965 yılında aldığımız külüstür ama hala tıkır tıkır çalışan emektar arabamızdı.

Ayhan’ın gözlerinden uyku akıyordu ve muhtemelen dün gece içki almak için açık bir yer bulamayınca bir bara girip bütün gece demlenmişti. İçki içmeyi severdi… Ben de severdim…
Sehpada dünden kalan her şeyi öylece bıraktım. Yarım kalmış tabaklar, boş bardaklar, etrafa saçılmış kuruyemişler… Bir günlük her şeyin dağınık kalmasında bir sakınca yoktu. Hemen odama gidip hızlıca üstümdekileri değiştirdim. Kaybedecek zamanım yoktu. Bu zaman bir daha geri gelmezdi.

        -  Ben arabaya iniyorum dedi.

Beklemekle bir derdi yoktu. Bekleme anlarında daima kendine bir meşgale bulmasını bilirdi. Kendi de genelde geç kaldığı için bekletmelerime çok aldırış etmezdi.

Kapıdan çıkmadan holdeki aynada kendimi göz ucuyla süzdüm, bordo rujumu sürdüm ve işte hazırdım. Siyah rayban gözlüklerini takmış, radyonun sesini sonuna kadar açmış ve çalan şarkıya eşlik ederken buldum onu…

            Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın
            Sanma ki hikâyesi şu titreyen dalların
            Düşen yaprakla biter,
            Böyle bir kara sevda kara toprakla biter…

Soluğu Bebek sahilde aldık. Arabayı park edip sahilde yürümeye başladık. Yorgunluğu her adımda biraz daha artıyordu, bunu her halinden hissedebiliyordum. Birbirini çok iyi tanıyan iki insanın sözcüklere ihtiyacı yoktur, konuşmadan da yüreklerinden geçenleri hissedebilirler.

Bir banka oturup denizi seyrettik, geçen gemileri, uçan kuşları, sahilde oynaşan kedileri… Denizin iyot kokusunu ciğerlerimize çekerken, o öksürmesine rağmen cebinden çıkardığı sigarasını şevkle yaktı ve ardı sıra derin derin nefesler çekti. Onun hırıltılı nefes alıp verişlerine, martıların çığlıkları eşlik ediyordu. Bu senfoni hiç bitmesin istedim. Zaman dursun ve biz o zamanın içinde donup kalalım, kaybolalım istedim. Sessizliğimizi o bozdu.

         -   Kurt gibi acıktım. Hadi kahvaltı yapalım.

Bebek kahveye gidip kendimize mükellef bir kahvaltı sipariş ettik. Masada yok yoktu. Türlü çeşit peynirler, reçeller, bal kaymak, sucuklu yumurta, menemen, kızarmış ekmek, simit… “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” demiş Cemal Süreya. Ne de güzel, ne de doğru söylemiş. Kahvaltı sonrası sade Türk kahvelerimizi höpürdete höpürdete içip çöken rehavetle birlikte evin yolunu tuttuk.

Eve girer girmez kendini yatağa atıp beni kolumdan tutup yanına çekti ve kafasını göğsüme gömüp öylece uyuyakaldı. Saçlarını okşadım uzun uzun. Yüzünü seyrettim. Sakin ve sessiz…

Ve günler birbirini kovaladı… Hepsi birbirinden özel, hepsi birbirinden güzel ve anlamlı… Ama ters giden bir şeyler olduğunu sezmemek imkânsızdı… Ayhan’ın aklı çok karışık görünüyordu, bakışları bulanıktı, sözcükleri anlamsız… Korkmuyordu, Ayhan hiçbir şeyden korkmazdı. Hayata meydan okur, zorluklara göğüs gerer ve bir kahraman edasıyla başıma açtığım türlü dertlerden beni kurtarırdı. Ama sonra her şeyin sebebini anladım…

O zamansız çıkagelmiş bir kuştu. Yolunu kaybetmiş… Ben kollarımı ona doğru açtım, o da geldi ve o boşluğa kondu. Orada tam 21 gün aynı sıcaklıkla kaldı. Ne bir gün eksik, ne bir gün fazla… Tam 21 gün… Zihnin bir şeyi kendi gerçekliği olarak kabul etmesi ve alışkanlık haline getirmesi için geçerli olan süre tam 21 günmüş… Alıştım… O buradaydı, yanımdaydı, yanı başımdaydı… Ama aslında ruhu çoktan başka diyarlara gitmişti… Onun daha fazla acı çekmesini istemedim. Salonun penceresini ardına kadar açtım ve pencereden süzülüp uçup gitmesine izin verdim… 



8 Haziran 2014 Pazar

Hayalperestim / Rakı Bitmiş

Bugün antika pazarında Ayhan’la karşılaştık. Yalnızdı. Onu orada bırakmaya gönlüm razı olmadı. Aldım, eve getirdim... 

Yorgun ve uykusuz görünüyordu, fakat yakışıklılık ve beyefendiliğinden zerre kaybetmemişti. Eve girerken eski alışkanlık, kapının önünde ayakkabılarını çıkarmak istedi. Durdurdum.

- Sen gideli 35 sene oldu. Bu
arada çok şey değişti. Çıkarma.

Ayakkabılarını yarım saat paspasta sildikten sonra utana sıkıla girdi içeri. Alelacele mutfağa girip atıştırmalık bir şeyler hazırlama çabalarındayken ben, o girişteki aynaya gözlerini dikmiş kendini seyrediyordu. 

Rakın hazır! diye seslendim mutfaktan. Ağır ama kendinden emin adımlarla geldi ve kadehini aldı. Gözlerini gözlerime dikti ve bir yudum bile almadan, kadehini bana doğru uzattı. Göz temasımızı bir an kaçırıp tezgahta duran kadehime uzandım ve sonra gözlerimiz yeniden buluştu.

-
Şerefine!
- Şerefine!
- Hayır, senin şerefine!

Benim şerefime içiyorduk. İlk yudumu aldım ve kadehimi tezgaha bırakacakken bakışlarının hala üzerimde olduğunu hissettim. Bakışları sıcacıktı. O bakışlarını üzerimden çekene kadar hiç kımıldamadım. Kımıldayamadım. O sadece bir bakış değildi, çok daha fazlasıydı... Sarılmaktı, sarmalanmaktı, başımı göğsüne bastırmaktı, saçlarımın okşanmasıydı, göğsüne akan yaşlarımı silmeye çalışmasıydı, yaralarımı sarmaktı ve tüm sevgisinin içime aktığını hissetmekti...

Bir an kendimi “Sen salona geç, ben de birazdan geliyorum” derken buldum. Güzel anları mahvetmekte üstüme yoktur. O salona geçerken, ben mikrodalga fırının camından yansıyan yüzüme baktım. Gözümden akan tek damla yaşı elimin tersiyle sildim, derin bir nefes aldım ve tezgahta duran üstünkörü hazırlanmış birkaç atıştırmalık tabağı alarak yanına gittim.

O rakısını sehpaya bırakmış, elindeki plağı pikaba yerleştiriyordu. Böyle bir akşam müziksiz düşünülemez dedi ve salonu bir anda Belkıs Özener’in muhteşem sesi doldurdu...

 “Sevemedim kara gözlüm, seni doyunca
  Hep kıskandım seni elden, yıllar boyunca...

- Seversin. Bilirim.
- Severim...

Elimdekileri sehpaya bıraktım ve koltuğun ucuna iliştim. Yanıma oturdu ve yine gözlerini gözlerime dikti. Özlemişti. Özlemiştim... Bu sessizliği yine saçmalayarak bozdum.

-
Seni böyle ağırlamak istemezdim.
- Ne önemi var?
- Ben bu anı 35 sene bekledim.
- Ve?
- Daha güzel bir masa hazırlamak isterdim.
- Yemek yapmayı sevmediğini çok iyi biliyorum.
- ...........................................................................
- Sana dair her şeyi biliyorum. Hatırlıyorum.
- Her şeyi mi?
- Evet. Her şeyi.
- Kalbim acıyor...
Derken gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Tutamadım. Durduramadım kendimi. Küçük bir kız çocuğu gibi, omuzlarım yüksele alçala, hıçkıra hıçkıra Ayhan’ın karşısında ağlıyordum. Beni kolumdan tutup kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. Saatlerce öylece kalakaldık. Ben sustum, o anladı... Sessizliğimden her şeyi anlayan tek insandı.

-
Ben yanındayım. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Saçlarımı okşuyordu. O an hiç bitmesin istedim. Bir an doğruldum, gözlerinin içine baktım ve ellerini sımsıkı tuttum. “Gitme!” dedim.

- Sen isteyene
kadar buradayım. Her zaman... Sonsuza kadar... Bize içelim. Sadece bize.

Rakılarımızdan koca koca yudumlar aldık. Bir daha... Bir daha... Bir daha... Kadehler birbirini kovaladı. Sustuk, ağladık, konuştuk, ağladık, güldük, ağladık, bakıştık, ağladık, sustuk, ağladık... Geçen 35 seneyi bir geceye sığdırmaya çalıştık...

Yorgun düştük. Başımı dizlerinin üstüne bırakıp koltuğa uzandım. Şefkatle, yeniden saçlarımı okşamaya başladı. Sayıklıyordum...

-
Sensizlik çok zordu. Yeterince güçlüyüm sandım, sensiz de yaparım sandım ama yapamadım. Yerini başkalarıyla doldurmaya çalıştım, olmadı. Sadece mutlu sonla biten filmler izledim, sensiz de mutlu olacağıma kendimi inandırmaya çalışarak kendimi kandırdım ama yine olmadı. Sen varken, seni sevmiyorum düşüncesiyle kendimi aldatırken ben; sen yokken ne kadar aptallık ettiğimi anladım...

Dalmışım. Uyandığımda pikaptan yine aynı şarkı yükseliyordu.

“Herkes bana deli diye gülüp geçiyor
  Senin aşkın beni kara gözlüm, deli ediyor

Yattığım yerden doğruldum. O yoktu. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Yine gitmişti. Beni terk etmişti... Aklımdan tüm bunlar geçerken, gözüm sehpada duran rakı kadehimin altına iliştirilmiş nota takıldı. Hemen kağıda uzandım.

Rakı bitmiş... Birazdan dönerim.” 
                                              A. I.

Saat 22.00’dan sonra içki satışının yasaklandığını bilmiyordu...



08.06.2014
İSTANBUL

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Hayalperestim / G


Issız bir sokakta açıyorum gözlerimi. Üzerimde kurumaya yüz tutmuş kıyafetlerim… Başım, sırtım, kollarım, bacaklarım, dizlerim… kısacası her yerim ağrıyor. Yavaşça yerimden doğrulup yanımdaki duvara tutunarak ayağa kalkıyorum. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Hava kararmaya başlamış. Ne kadar zamandır bu sokaktayım? Bilmiyorum.

Küçük adımlarla hareket etmeye çalışırken, yürümüyor adeta kendimi sürüyorum. Hafif bir rüzgar esiyor ama hissettiğim, iliklerime kadar işleyen koca bir fırtına. Yürüdüğüm bu sokak hiç tanıdık gelmiyor bana. Hangi ülke, hangi şehir, hangi kasabadayım bilmiyorum. Bir önemi var mı onu da bilmiyorum.

Gözümde canlanan en son kare şiddetli yağmurda sığındığım, terkedilmiş bir evin avlusu. Başka bir şey hatırlamıyorum. Öncesi yok.

İçimde garip bir his var. Huzursuzum. Hiçbir şey hatırlayamıyorum. Sanki başımın ağrısı geçse, hafızamın üstüne çöken sis perdesi aralanacak ve her şeyi hatırlayacakmışım gibi hissediyorum. Şanslıyım, en azından bir şey hissedebiliyorum. Devam edebilirim o zaman yoluma. Yolum? Hangi yol? Bilmiyorum.

Huzursuzluk nefes alıp verişlerimi hızlandırıyor ya da her attığım adımda sarf ettiğim çabayla artan nefes alıp verişlerim beni huzursuz ediyor. Bunu tam olarak ayırt edemiyorum. Kalp atışlarım hızlanıyor, düşüyorum. Bayılmışım...

Gözlerimi yeniden açtığımda terk edilmiş evin avlusundayım. Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki, kendimi buraya zar zor attığımı hatırlıyorum. Etrafıma bakıyorum. Arkamda kocaman bir E harfi var. Bu ne yahu? Benim belki iki katı büyüklüğümdeki bu simsiyah E harfi de ne arıyor burada? Avluyu kolaçan ediyorum başka nasıl bir gariplikle karşılaşacağımı bilmeden. Bir köşede durmuş, adeta beni gözetleyen bir K harfi var. E ile neredeyse aynı büyüklükteki bu K, incecik bir fidanın arkasına saklanmış, beni gizlice izlediğini sanıyor. HA HA! Yemezler...

 -  Hey K! Nesin sen? Ya da kimsin mi demeliyim?

Bu ne yahu? Bir tür şaka mı? Koca koca harfler ve kırık dökük eşyalarla depoyu andıran bu avluda harflerle konuşuyorum resmen. Kafayı yemem an meselesi.

Yıllardır kullanılmadığı gün gibi aşikar, yediği yağmur sularıyla pas tutmuş bir de bahçe masası var bu avluda, ki en mantıklı şey şu an o bahçe masası benim için. Masanın altında küçücük bir g harfi var. Hafifçe kımıldadığı için fark edebiliyorum onu. Sinmiş masanın altına ama saklanmıyor... Onun da yağmurdan korunmak için burayı seçmiş bir hali var.

Sanki bir tür kare bulmacanın içindeyim ve harfleri bir araya getirip bir şifre çözmem gerekiyor. Öyle mi acaba? Bu kadar karışık mı aslında her şey? Ya da ben mi karmaşıklaştırıyorum? E, K ve G... EKG, EGK, KEG, KGE, GEK, GKE... Amaaan! Birleşince bir anlam çıkmıyor ki bunlardan. Neyse ne... Girdiğim gibi çıkarım ben bu avludan. İyi de bu avlunun girişi neredeki diye düşünürken arkamdan bir hışırtı sesi duyuyorum. Bu da nesi? Bir harf daha.

  - H! Gördüm seni. Kaçamazsın benden.

Bu harfler benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Birleşmiyorlar. Birleşince bir anlama gelmiyorlar. Sadece kafamdaki soru işaretlerine bir yenisini daha eklemekten başka bir işe yaramıyorlar. Avlunun içinde bir o yana, bir bu yana koşmaya başlıyorum. Bu harflerle ilgili algılayabildiğim tek şey; ben hareket ettikçe onların da benimle birlikte hareket ettikleri. Hepsi bu...

Bir amacım var, buradan çıkıp gitmek. Bulmam gereken şey, bir çıkış kapısı. Paslı masanın yanına oturuyorum. Şu an hem koşup hem de düşünebilecek durumda değilim. Kafamın içinde Ya kapıyı bulamazsam? Kapıyı buldum diyelim ya açamazsam? Ya o kapının kilidi kırılmışsa? Ya buradan hiç çıkamazsam?” gibi sorular yankılanıyor. Her saniye sorulara bir yenisi eklenirken, avluya saklanmış diğer büyük harfler de gün yüzüne çıkıyorlar. Kendi kendime sorduğum sorular beni tedirgin ettikçe, harfler üstüme üstüme geliyor. Nefes alamıyorum. Masanın altına girip gözlerimi sıkıca kapıyorum ve bu anın bir çırpıda geçmesini diliyor ve bekliyorum. Gözlerimi açtığımda değişen bir şeyin olmadığını görüyorum. Gözlerimi yeniden sıkıca yumup olduğum yerde çaresizce ileri geri sallanıyorum. Harfler üstüme geliyor, kapana kısıldım. Kafamın içindeki sorular avaz avaz bağırıyorlar. Kımıldayamıyorum. Her şey kontrolüm dışında gelişiyor. İçinden çıkılmaz bir haldeyim. İmdaaaaaaaaat!!!!!!!!!!

 - Buradayım ben, merak etme. 
 - Sen de kimsin? g? 
 -  Evet, benim. 
 -  İyi de sen kimsin? 
 - Korku, Endişe ve geçmişte yaşadığın Hayal kırıklıklarını bir kenara bırakmazsan buradan asla çıkamazsın. Benim kim olduğumu da ancak o zaman anlayacaksın.

Kendimden emin bir şekilde masanın altından çıkıyorum. Harfler bir anda şaşırıyorlar bu hareketime. Önce onları itiyorum bir kenara. Gitmek istemiyorlar ama artık eski baskılarını da hissetmiyorum üzerimde. Madem gitmiyorlar, ben de onları yanıma alıp yürümeye başlıyorum. O an bir ışık huzmesi avluyu aydınlatıyor ve ışığa doğru birlikte yürüyoruz. Peki g nerede?

.... Ayıldığımda ben kimim, neden bu ıssız sokaktayım, buraya nasıl geldim... her şeyi hatırlıyorum. Yığıldığım yerden doğruluyorum. Gün ağarmaya başlamış. Ellerim cebimde yürüyorum nereye gideceğimi bilerek ve önümde ne kadar uzun bir yol olduğunu hissederek. Sağ cebimde küçük bir kağıt var. O kağıdı hiç açmıyorum ama içinde ne yazıyor biliyorum... ‘Güven’

26 Ekim 2012 Cuma

Hayalperestim / Mavi Balon

Güneş fazlasıyla bonkör bugün. Işınlarını gözlerimin taa içine dikmiş beni taciz etmekten çekinmiyor. Güneş gözlüklerimi takmamış olmama rağmen hiç rahatsız olmuyorum, hatta tuhaf bir keyif alıyorum bu sıcaklıktan. Işınların derimin içine işleyip, beni delip geçip vücudumdan ok gibi çıktıklarını hissediyorum. Ama canım hiç acımıyor. Kan mı? Hayır, etrafta kan görmüyorum. Adeta anne şefkatiyle okşuyor beni ışınlar, sonra da sessizce çıkıp gidiyorlar.

İçim huzur dolu. Sahil kenarında bir bankta oturmuş geçen gemileri ve irili ufaklı tekneleri izliyorum. Sadece önüme bakıyorum. Bakmıyorum gemilerin arkalarından. Sanki ben onların arkalarından bakmayınca onlar beni, bu şehri terk etmemiş oluyorlar.

Bileğime bağladığım uçan balon hafif bir esintiyle nazlı nazlı salınıp duruyor. Rengi mi? Tabii ki mavi, özgürlüğün rengi. Geçen çocuklar kıskanıyorlar balonumu. Elimden yanlışlıkla kaçırsam, sanki hepsi üstüne üşüşecekler. Ama onlar yakalayamadan uçup gidecek balon, biliyorum. Kaçırmamak için elimden, bağladım sıkıca bileğime. Geçenlerde aldığımız uçan balon yattım-kalktım, yattım-kalktım, yattım-kalktım artık uçmuyordu. Çok üzülmüştüm. Ben yanlış bir şey yapmamıştım ama bozulmuştu işte bir anda. Umarım bu balon da bozulmaz. Çok sevdim çünkü bunu.

İçim ne kadar huzurluysa ayaklarım bir o kadar huzursuz. İleri geri sallanıp duruyorlar. Evet, ayaklarım yere değmiyor. Öne eğilip ayaklarıma dikiyorum gözlerimi. Turuncu ayakkabılarımı giydirdi annem bugün. O kadar kırmızı ayakkabı alalım diye tutturmuştum ama yine beni dinlemeyip kendi istediğini aldı. Önce pek sevmemiştim ama sonra hoşuma gitmeye başladılar. Zaten anladığım kadarıyla çok havalıyım bu ayakkabılarla, herkes geçerken onlara bakıyor. Annem biliyor bu işi, bundan eminim.

- O kadar eğilme, düşeceksin.
Bu amca da kim? Ne zaman oturdu yanıma? Hiç fark etmedim.
- Düşmem ben. Kocaman kız oldum.
- Kocaman değilsin, ama olacaksın ilerde. Adın ne senin?
Annem hep yabancılarla konuşma derdi. En iyisi bir isim uydurayım. Hem eğer başka bir isimle kendimi tanıtırsam, ben de yabancı olurum ve o zaman bir yabancıyla konuşabilirim. Evet, bu fikri sevdim.
- Deniz.
- Kolundaki ne? Künye mi? Bakabilir miyim?
Kolumu uzatıyorum ve işte o an;
- Koca kız yalan söylemeye utanmıyor musun? Adın Deniz değilmiş.
- Amcacım sende bir karar ver. Koca kız mıyım, değil miyim?
- Annen nerede senin? Kimle geldin buraya?
- Yalnız başıma geldim. Bugün önemli bir gün. Bir kutlama yapıyorum.
Bu adamın elindeki ne? Defter mi? Ne yazıyor ki benimle konuşurken? Hep ben konuşurken not aldı, benim konuşmalarımı mı yazıyor defterine acaba? Ne oluyor? Kim bu adam? Ne istiyor benden? Korkuyorum.
- Ne kutlaması? Neyi kutluyorsun?
- ....................................................
- Neyi kutluyorsun? Bugün neden önemli?
- ....................................................
- Duymadın mı sorduğum soruyu? Bugün neden önemli?
- ....................................................
- Beni duyuyor musun?
Nefes alıp verişlerim hızlanıyor. Korkuyorum. Yalnızım. Güneş ilk andaki gibi ısıtmıyor içimi. Vücudumdan geçen ışınlar canımı acıtıyor artık.
- Doktor bey, gözlerimi açmak istiyorum. İçim sıkışıyor. Ne olur bana yardım edin.
- Tamam, sakin ol. Gevşe. Derin derin nefes al, ver. Evet, çok güzel. Devam et. Al, ver. Evet, çok güzel. Yavaşça açabilirsin gözlerini. Sakin ol. Burada güvendesin. İstersen bu seansı burada bitirelim, haftaya devam ederiz. Yormak istemiyorum seni.
- Teşekkür ederim doktor bey. Haftaya görüşürüz.

Yattığım yerden doğrulup çantamı alıyorum. Kapıya doğru yürüyorum küçük adımlarla. Ayağımda turuncu ayakkabılarım yok artık, sanırım mavi balonum da hiç olmadı. Bileğimdeki bu anlamsız iz ne peki? Artık buradan çıkıp gitmem ve düşünmemem gerek. Kapıyı açıyorum, bir adım atıp sonra bir an duraksıyorum. Kapının önünde mavi bir balon var. İçeri geri dönüyorum ve;

- Doktor bey, bugün benim doğum günüm.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Hayalperestim


Şşşşşt… Sessiz ol. Duyabiliyor musun? Duyamıyor musun? Bir daha dene. Kapat gözlerini. Gözlerinle duyabilmenin ne alakası mı var? Gözlerinin başka şeylere takılıp dikkatinin dağılmasını istemiyorum. Haydi kapat gözlerini. Tam olarak kapat, yarılayıp aradan bakma. Güven bana. Gözlerinin tam kapalı olduğundan emin olunca, ben de kapayacağım gözlerimi. Haydi kapat gözlerini. Sen bana güvenmiyor musun? Haklısın, senin gözlerinin tam kapalı olduğundan emin olunca ben de kapayacağım gözlerimi diyerek, ben de sana güvenmedim. Daha doğrusu güvendim de, nedense öyle demek geldi içimden. Aslında ne var biliyor musun? Nedenini söylemek istemediğim için geçiştiriyorum şu an. Ve sakın ısrar etme çünkü söylemeyeceğim. Birazdan da sana bir çok şey anlatıp aslına bakarsan hiçbir şey söylememiş olacağım.

Hazır mısın? Ya da dur, senin güvenini kazanmak için önce ben kapayacağım gözlerimi. Ne duyuyorsun? Arabaların korna seslerini mi? Güzel! Ama o kadar uzağa gitme, daha yakından başla. Önce ben başlayayım istersen. İzin verdiğin için teşekkür ederim. Her zaman böyle kibardın zaten, unutmuşum. Mesela ben senin gürültülü nefes alıp verişlerini duyuyorum. Garip bir hırıltı sesi geliyor burnundan. Burnundaki eti hala aldırmamışsın. İtiraz etme, aldırmamışsın işte, çıkardığın sesten belli. Tamam, üstüne gelmeyeceğim. Saatin tik-taklarını duyuyorum sonra. Tik-tak, tik-tak, tik-tak... Zaman geçiyor, hem de çok hızlı... Aklıma ellerin geldi. En çok onlar zamana karşı koyamamışlar. Biliyor musun en çok ellerini severdim senin. Nasır dolu ellerini... Bana dokunmadan önce canımı acıtmamak için krem sürdüğün ellerini. Gözlerimi açmam yasak olmasa dikkatlice bakmak istediğim ellerini... Senin de gözlerini açman yasak, hiç heveslenme. 

Neyse... Nerede kalmıştık? Sesler... Hava çok sıcak diye camı açık bırakmıştım, ama bundan faydalanıp bana yine arabaların korna seslerini duyuyorum deme. Bana odaklan, odaya odaklan, eve odaklan. Vapur sesi mi? Vapur sesi duyamazsın! Duymamalısın! Duyma! Tamam, haklısın. Sinirlenmeyeceğim. Bazen kontrol edemiyorum kendimi. Ama uzun sürmüyor biliyorsun. Parlayıp anında sönerim ben. Ama değiştim biliyor musun? Artık hiç sinirlenmiyorum, hiç bağırmıyorum. İnanmıyor musun? Az önce bağırdım mı? Ne zaman? “Duyma!” dediğimde mi? Sana öyle gelmiş demeyeceğim, çünkü bağırdım. Hala geçmişten izler ve alışkanlıklar barındırıyorum demek ki içimde. Ben değişmek için çaba sarf ettim, törpüledim kendimi. “Ama sen ne yaptın” dememi bekliyorsun ama korkma demeyeceğim. Değiştim derken ciddiydim. Konudan kopmayalım. Gözlerimizi de açmıyoruz, devam ediyoruz yeni sesler duymaya. Bak madem vapur sesi duydun, o zaman tut aklında sırasıyla söyle. İçten dışa. Evden dışarıya... O duyduğun tık sesi kahve makinesinden geldi. Arada yapıyor öyle, anlamadım nedenini. Fişi prizde bırakıyorum diye mi acaba? Saçma mı geldi nedeni? Bilmiyorum, teknolojik aletlerle aram iyi değildir, bilmem hatırlar mısın? Evet, o eski kahve makinesi, değiştirmedim. İşimi görüyor işte, yenisini almaya ne gerek var? Ama o sesi duyabilmene sevindim. Sevindim işte. Evet, sevindim ne var? Başka bir sebebi yok, sevindim sadece. Her şeye bir sebep bulmak zorunda mıyım ayrıca? Şu an sen bağırıyorsun ama, yapma... Her şeye mantıklı yaklaşmak, her şeye mantıklı sebepler bulmak zorunda değilim senin gibi.

Hayalperestim ben. Hem o kadar mantıklı olsaydım hayal kuramazdım ki... Her yer benim, ben her yerim. İstersem uçuyor, istersem kaçıyor, istersem ölüp sonra diriliyorum. Bir gün doktor, bir gün mimar, bir gün şarkıcı, bir gün pilot... Canım ne isterse... Ne istersem oluyorum. Görmediğimi görüyor, bilmediğimi biliyor, duymadığımı duyuyorum. Hem öyle olmasa seninle şu an nasıl konuşabilirdim ki? Hayır, ben deli değilim, hayalperestim... Neyse, açıyorum artık gözlerimi. Oyun bitti.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Peki ya adam?

Yağmurlu bir öğleden sonra... Buluşmak için sözleşmişlerdi adam ve kadın bir kafede. Adam buluşacakları saatten yarım saat önce gelmiş ve kadına söyleyeceklerinin provasını yapmıştı içinden tekrar tekrar. Bu sefer dikkatli olmalıydı adam. Karşısına gelecek kadın kırgındı, üzgündü, kırılmıştı. Bu yüzden kullanacağı her bir sözcüğü özenle seçmeliydi adam. Onu daha fazla yaralamamalıydı.

Heyecan içinde kadının gelmesini beklerken, kendini şanslı hissetti. Şanslıydı çünkü kadın onun görüşme teklifini kabul etmişti, hem de bunca yaşanandan sonra. Bu da bir adım sayılmaz mıydı? Demek ki ilişkilerine bir şans daha verme ihtimali vardı kadının. Yoksa neden gelecekti ki? Seviyorsa, istiyorsa yeniden gelirdi. Sevmiyorsa, istemiyorsa gelmezdi. İşte bu kadar basitti denklem. Gerçekten öyle miydi?

Ve kapı açıldı. Kadın içeri girdi. Upuzun dalgalı saçlarını omuzlarına bırakmıştı, aynı adamın sevdiği gibi. Attığı her adımda kadının uçuşan saçlarını izledi adam. Kadının kapıdan içeri girip masaya kadar yürüyüşü bir asır gibi geldi adama. Sanki o kısacık yol bitmek bilmedi. Kadın masaya geldiğinde, adam ayağa kalkıp kadını öpmek için bir adım attı. Kadın paylaşmadı yanaklarını onunla, kafasını önüne eğip adamın karşısındaki boş iskemleye oturdu. Adam çok kızdı içinden kadının bu tavrına, ama sakin olmalıydı, onu anlamaya çalışmalı ve öfkesini kontrol etmeliydi.

Kadın bir kahve söyledi kendine, bir yudum bile tadına bakmayıp içine şeker atmadığı halde oturduğu süre boyunca karıştıracağı. Adam konuşmaya başladı;

"Bak canım... Çok hata yaptım, seni çok üzdüm, kırdım, biliyorum. Bunun için senden binlerce defa özür dilerim. Öfkeyle kalktım, zararla oturdum. Çok pişmanım. Keşke elimde sihirli bir değnek olsa ve zamanı geri döndürebilsem! Ve o anları hiç yaşanmamış kılabilsem, ah keşke! Ne yapacağımı bilemiyorum. Seni seviyorum. Sen de beni sevmiyor musun? Sevmediğini söyleyebilir misin? Seviyorsun biliyorum..."

Adam durmadan konuşmaya devam etti, aynı zamanda gözlerini kadına dikmiş kadından bir cevap bekliyordu. O kadın öğretmişti adama bu kadar açık ve net hissettiklerini paylaşmayı. Adam bu kadar değişebildiği için gurur duydu kendiyle. Ama onu hissetiklerini paylaşmaya ikna eden bu kadın, neden paylaşmıyordu onunla hissettiklerini?  Neden susuyordu? Neden gözlerinin içine bakmıyordu? Neden kafasını o lanet kahve fincanından kaldırmıyordu?

"Kaldır kafanı. Hadi canım, kaldır kafanı. Gözlerime bak. Hadi kaldır kafanı! KALDIRSANA KAFANI!" Artık adamın sesi yükselmişti. Heyecanının ve mutluluğunun yerini öfke ve mutsuzluk almıştı. Garson o an masaya yaklaştı ve herşeyin yolunda olup olmadığını sordu, müşteriler rahatsız oluyorlardı. Adam garsona ve bağrışmalarından rahatsız olan müşterilere "sorun yok" anlamında bir işaret yaptı ve garson masadan ayrıldı.

İşte yine öfkesine yenilmişti adam, aynen geçmişte kadını kırdığı ve bu duruma düşmelerine sebep olan anlarda olduğu gibi.

"Özür dilerim. Yine yaptım, biliyorum. Çok özür dilerim. Hakim olamadım kendime..." diye devam etti adam sözlerine. Artık kendi söylediklerini de duymuyordu, öfkeyle karışmış pişmanlıkla. Sanki ruhu bedeninden ayrılmış ve herşeyi uzaktan izliyordu. İlk sessizlik anında, kadın kahve fincanından kafasını kaldırdı ve adamın gözlerinin içine baktı. "Tüm sözcükler tükendiğinde, insan insanı anlamaya başlar." (Stanislaw Jerzy Lec) Adam o an, herşeyin bir daha başlamamacasına bittiğini anladı. Bedeninden ayrılan ruhu, o bakış esnasında sıkıca sarıldı kadına son bir defa ve küçük bir öpücük kondurdu kadının yanağına. Son defa...

Kadın ayağa kalktı, çantasını aldı, hızlıca kapıya doğru yürüyüp çıkıp gitti. Gitmişti... Adam içinden 'GİTME' diye haykırdı kadına. O an kadını tamamen kaybettiğini anladı. Bedenine geri dönen ruhu acı vermeye başladı ona. Duyguları allak bullak olmuştu. Bir an gözlerinden yaşlar boşandı, ama kadın bunu hiç göremedi. Çünkü artık herşey için çok geçti. Kadın gitmiş ve adam bitmişti.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Sadece bir an...


Kadın gözlerini kahve fincanına dikmiş, dakikalardır karıştırıyordu içine şeker atmadığı kahvesini. Karşısında oturan adam durmadan konuştuğu halde, o bir kere olsun kafasını kaldırıp bakmıyordu adamın yüzüne. Adamın sorularına ya kısa cevaplar veriyor ya da başını adamı onaylar - onaylamaz şekilde hareket ettiriyordu. Adamın sesi yükseldikçe, kadın daha çok kendi içine gömülüyor ve yan masalarda oturanların bakışlarıyla durumundan daha da huzursuzluk hissediyordu. Oysa bir kere bile bakmamıştı etrafına, nereden fark etmişti o bakışları? Ama kadındı işte o, bu yüzden hissederdi, bakmasa bile görürdü, görmese bile duyardı.

Kadın her geçen saniye içine kapandıkça çevresine ördüğü duvarlar daha da büyüyor ve kalınlaşıyordu. Kadına biraz dikkatlice baksanız ördüğü duvarların çıkardığı sesi rahatlıkla duyabilirdiniz. Sanki kendi sessiz çığlığını örtbas etmek için, koyduğu her bir tuğlayı maksimum ses çıkararak koyuyordu ki, biraz olsun kendi çığlığı hariç başka bir ses duyabilsin, işitebilsin...

Artık saatlerdir aynı sayfasına baktığım kitabımı kenara koydum, çünkü kadının sessiz çığlığı başka bir şeye konsantre olmamı engelliyordu. Etrafıma bakındım ve yan masada oturan tanımadığım bu kadının sessiz çığlığını bir tek benim duyabildiğimi fark ettim. Kitabımı da kenara koyduğuma göre artık kahramanlığa soyunmak için önümde hiçbir engel kalmamıştı. "Sessizce" beklemeye koyuldum. Tek umudum kadınla bir kez göz göze gelmek ve o adamdan ya da durumdan kurtulmak için yardım isteyip istemediğini ima etmekti hareketlerimle. Hareketlerimle mi? Hadi canım! Bir bakış yetmez miydi zaten bir kadına herşeyi anlatmak için? Keşke adamda bunu fark edebilseydi...

Adamın sesinin biraz daha yükseldiği bir an, onların masasına doğru tam bir hamlede bulunuyordum ki, garson hızlı adımlarla onların masasına gidip adamı uyardı. Adam hem garsona, hem de diğer masalarda oturan, şaşkın ve kızgın bakışlarla ona bakan insanlara "sorun yok" anlamında bir işaret yaptıktan sonra garson masadan ayrıldı. Kafamda kadının sessiz çığlığını bastırmaya çalışan "sorun yok" cümlesi yankılanıyordu. Gerçekten de sorun yok muydu?

Bütün bunlar yaşanırken kadın bir kez olsun kafasını kahve fincanından kaldırmadı ve kahvesini karıştırmaya devam etti. Şu an adam da konuşmuyordu. Hiçbir sessizlik bu kadar gürültülü olamaz diye geçirdim içimden.

Adam konuşmaya yeniden başladığında, adamın ağzından çıkan her bir sözcüğün kadının bir kulağından girip öbür kulağından çıktığını görebiliyordum. Dışarı çıkan her bir sözcük yere düşüp paramparça oluyordu. Bütün zemin parçalanmış cümleler, sözcükler ve hecelerle dolmuştu. Yerimden kalkıp tuvalete gitmek istesem parçalara basmamak için sek-sek oynamam gerekecekti. Neyse ki şu an buna ihtiyacım yoktu.

Bir an kadın, kahvesini karıştırmayı bıraktı ve kafasını kaldırıp gözlerini adamın gözlerine kilitledi. Bu bakışlar, hayatımda gördüğüm en anlamlı bakışlardı, hiçbir cümleye, sözcüğe ihtiyacı olmayan bakışlar... Kederi, hüznü, mutluluğu, mutsuzluğu, başarıyı ve en önemlisi kararlılığı simgeleyen bakışlar... Kadın ağzını açıp tek bir şey söylemedi, sadece oturduğu yerden adama bakıp bütün düşüncelerini, hissettiklerini bakışlarıyla "dile getirdi". Ayağa kalktı, çantasını aldı ve o an göz göze geldik. Çok kısa bir andı ama herşeyi anlamama yetmişti. Kadının hızlı adımlarla kapıya yönelişini ve kapıdan çıkıp gidişini seyrettim. İşte hepsi bu kadar... Gitmişti...

Kadın gittikten sonra masada yapayalnız kalan adama bir kez olsun bakmadım. Hızlıca hesabımı isteyip kadının arkasından gitmek istiyordum, belki onu yakalayabilirim umuduyla... Ama ödeyecek bir hesabım yoktu. O an aslında önümde bir kitap olmadığını fark ettim. Kahvemi karıştırmayı bırakıp kafamı kahve fincanından kaldırdım ve karşımda oturan, durmadan bana bağıran adamın gözlerinin içine baktım. Hayatımdaki en anlamlı sessizliklerden birini yaşayıp ayağa kalkıp çantamı aldım. Hiçbir şey söylemeden, hızlıca kapıya doğru yöneldim ve çıkıp gittim. Kendi hikayemin kahramanı olmayı seçtim. İşte hepsi bu kadar... Gitmiştim...