4 Nisan 2012 Çarşamba

Sadece bir an...


Kadın gözlerini kahve fincanına dikmiş, dakikalardır karıştırıyordu içine şeker atmadığı kahvesini. Karşısında oturan adam durmadan konuştuğu halde, o bir kere olsun kafasını kaldırıp bakmıyordu adamın yüzüne. Adamın sorularına ya kısa cevaplar veriyor ya da başını adamı onaylar - onaylamaz şekilde hareket ettiriyordu. Adamın sesi yükseldikçe, kadın daha çok kendi içine gömülüyor ve yan masalarda oturanların bakışlarıyla durumundan daha da huzursuzluk hissediyordu. Oysa bir kere bile bakmamıştı etrafına, nereden fark etmişti o bakışları? Ama kadındı işte o, bu yüzden hissederdi, bakmasa bile görürdü, görmese bile duyardı.

Kadın her geçen saniye içine kapandıkça çevresine ördüğü duvarlar daha da büyüyor ve kalınlaşıyordu. Kadına biraz dikkatlice baksanız ördüğü duvarların çıkardığı sesi rahatlıkla duyabilirdiniz. Sanki kendi sessiz çığlığını örtbas etmek için, koyduğu her bir tuğlayı maksimum ses çıkararak koyuyordu ki, biraz olsun kendi çığlığı hariç başka bir ses duyabilsin, işitebilsin...

Artık saatlerdir aynı sayfasına baktığım kitabımı kenara koydum, çünkü kadının sessiz çığlığı başka bir şeye konsantre olmamı engelliyordu. Etrafıma bakındım ve yan masada oturan tanımadığım bu kadının sessiz çığlığını bir tek benim duyabildiğimi fark ettim. Kitabımı da kenara koyduğuma göre artık kahramanlığa soyunmak için önümde hiçbir engel kalmamıştı. "Sessizce" beklemeye koyuldum. Tek umudum kadınla bir kez göz göze gelmek ve o adamdan ya da durumdan kurtulmak için yardım isteyip istemediğini ima etmekti hareketlerimle. Hareketlerimle mi? Hadi canım! Bir bakış yetmez miydi zaten bir kadına herşeyi anlatmak için? Keşke adamda bunu fark edebilseydi...

Adamın sesinin biraz daha yükseldiği bir an, onların masasına doğru tam bir hamlede bulunuyordum ki, garson hızlı adımlarla onların masasına gidip adamı uyardı. Adam hem garsona, hem de diğer masalarda oturan, şaşkın ve kızgın bakışlarla ona bakan insanlara "sorun yok" anlamında bir işaret yaptıktan sonra garson masadan ayrıldı. Kafamda kadının sessiz çığlığını bastırmaya çalışan "sorun yok" cümlesi yankılanıyordu. Gerçekten de sorun yok muydu?

Bütün bunlar yaşanırken kadın bir kez olsun kafasını kahve fincanından kaldırmadı ve kahvesini karıştırmaya devam etti. Şu an adam da konuşmuyordu. Hiçbir sessizlik bu kadar gürültülü olamaz diye geçirdim içimden.

Adam konuşmaya yeniden başladığında, adamın ağzından çıkan her bir sözcüğün kadının bir kulağından girip öbür kulağından çıktığını görebiliyordum. Dışarı çıkan her bir sözcük yere düşüp paramparça oluyordu. Bütün zemin parçalanmış cümleler, sözcükler ve hecelerle dolmuştu. Yerimden kalkıp tuvalete gitmek istesem parçalara basmamak için sek-sek oynamam gerekecekti. Neyse ki şu an buna ihtiyacım yoktu.

Bir an kadın, kahvesini karıştırmayı bıraktı ve kafasını kaldırıp gözlerini adamın gözlerine kilitledi. Bu bakışlar, hayatımda gördüğüm en anlamlı bakışlardı, hiçbir cümleye, sözcüğe ihtiyacı olmayan bakışlar... Kederi, hüznü, mutluluğu, mutsuzluğu, başarıyı ve en önemlisi kararlılığı simgeleyen bakışlar... Kadın ağzını açıp tek bir şey söylemedi, sadece oturduğu yerden adama bakıp bütün düşüncelerini, hissettiklerini bakışlarıyla "dile getirdi". Ayağa kalktı, çantasını aldı ve o an göz göze geldik. Çok kısa bir andı ama herşeyi anlamama yetmişti. Kadının hızlı adımlarla kapıya yönelişini ve kapıdan çıkıp gidişini seyrettim. İşte hepsi bu kadar... Gitmişti...

Kadın gittikten sonra masada yapayalnız kalan adama bir kez olsun bakmadım. Hızlıca hesabımı isteyip kadının arkasından gitmek istiyordum, belki onu yakalayabilirim umuduyla... Ama ödeyecek bir hesabım yoktu. O an aslında önümde bir kitap olmadığını fark ettim. Kahvemi karıştırmayı bırakıp kafamı kahve fincanından kaldırdım ve karşımda oturan, durmadan bana bağıran adamın gözlerinin içine baktım. Hayatımdaki en anlamlı sessizliklerden birini yaşayıp ayağa kalkıp çantamı aldım. Hiçbir şey söylemeden, hızlıca kapıya doğru yöneldim ve çıkıp gittim. Kendi hikayemin kahramanı olmayı seçtim. İşte hepsi bu kadar... Gitmiştim...

28 Mart 2012 Çarşamba

Arnavut İnadı

Kendi elindeki alyansa takıldı kadının gözleri. Kim bilir neler geçiyordu aklından... Gerçekten yüzüğe mi bakıyordu acaba, ona hatırlattıklarını düşünerek? Yoksa basit bir göz takılması mıydı, aklından başka şeyler geçerken? Oysa saatlerdir zaten döndürmüyor muydu o yüzüğü sizin yüzünüze bakıp bir şeyler anlatırken? Farkında mıydı acaba?

Yarı Türkçe, yarı Arnavutça bir şeyler anlatıyordu size, geçmişten... Tozlu raflardan gün yüzüne çıkardığı anıları, sanki daha dün yaşanmışlar gibi anlatıyordu. Sonra aralarda uzun sessizlikler... Sorular soruyordunuz ona, cevaplarını bildiğiniz ama onun hatırlayıp hatırlamadığını bilmediğiniz ve ona hatırlatmaya hafızasını taze tutmaya çalıştığınız... Ummadığınız, beklemediğiniz cevaplar alıyordunuz sorularınıza. Bazen kaç çocuğu olduğunu hatırlamıyordu, bazen nerede olduğunu, bazen kaç yaşında olduğunu, bazen de sizi... Bazen doktor oluyordunuz ona, bazen öğretmen, bazen kızı, bazen de torunu...

O hep kendi dilinde, kendine kızıyordu geçmişini hatırlayarak. Fotoğraflarına bakarak tanımıyordu bazen kendisini, tanıyamıyordu. Huysuzdu, inatçıydı, Arnavut damarı tuttu mu kimse vazgeçiremezdi onu istediğinden, yemek seçerdi, ilaçları şeker niyetine tüketirdi, göz ameliyatı olmadan öncesine kadar örgü örerdi, nakış işlerdi, bonkördü, paylaşımcıydı, birini ziyarete gittiğinde asla eli boş gitmezdi, muhteşem Arnavut böreği yapardı, azimliydi, kafasına koyduğunu mutlaka yapardı, asla vazgeçmezdi... Ve daha bir çok şey gelir sizin aklınıza ona dair iyi ve kötü. Paylaşmak istemezsiniz kötüleri ama işlemiştir işte içinize unutamazsınız da...

Her hareketinden önce, hep aynı Arnavutça cümleyi söylerdi farkında olmadan. Siz anlamayıp o cümlenin ne demek olduğunu sorduğunuzda "Ben bir şey demedim." derdi. Siz yinelerdiniz sorunuzu, o kızardı. Aradan 5 dakika geçince aynı Arnavutça cümleyi tekrar söylerdi. Siz yine anlamaz ve sorardınız. Bir şey söylemediğini yineler, size kızar ve bu sefer küserdi size. İnceden onu kızdırmak hoşunuza giderdi. Ama üstelemezdiniz, çünkü artık Arnavut inadı tutmuştu, ne yapsanız barışmazdı.

Örgü örmüyorsa, mutlaka alyansıyla oynardı. Durmadan döndürür, döndürür, gözleri uzunca bir süre ona kilitlenir ve döndürmeye devam ederdi. Kim bilir neler geçerdi aklından? Yıllar önce kaybettiği kocasına kavuşacağı günü hasret ve özlemle, hiçbir zaman kaybetmediği umutla beklerdi.

- Kocan nerede?
~ Öldü, beni bekliyor.
- Kocan nerede?
~ İşe gitti, gelecek birazdan, yemek yaptım ona.

Her an değişen cevaplar... Küçük gülümsemenizin ardından sessizce akan gözyaşlarınız... Nasıl olsa sizi tam göremiyor, bir gözünü kaybetti.

Sonra bir gece acı acı çalan telefon sesiyle irkilirsiniz. Apar topar hazırlanıp yola koyulursunuz. Karşılaştığınız manzara karşısında sağlam durmaya çalışırsınız. "Girme içeri!" denmesine rağmen girersiniz içeri. Gözlerinizi dikmiş ona bakıp içinize doğru ağlayıp ayakta durmaya çalışırken siz, o gözlerini başka alemde açmıştır çoktan. Veda etmeye ihtiyaç duyarsınız, son bir defa görmeye, "Elveda!" demeye, özür dilemeye gereksinim duyarsınız. Önceden ne kadar kızmış olsanız da ona, 90 yaşında hayata gözlerini yuman anneanneniz her aklınıza geldiğinde gözleriniz dolar ve içinizden teşekkür edersiniz ona...

Ve bir şey daha var ki, ya da neyse söylemeyeceğim. Bana kalsın :) Israr etmeyin lütfen, söylemem. Ne de olsa Arnavut inadını ondan aldım...

2 Şubat 2012 Perşembe

Yap-Boz

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Madem yaptın, neden bozuyorsun? Madem bozucaksın, neden yaptın? Çok saçma işte!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Yap-DÜZELT olsa daha güzel olmaz mı? Çünkü yaptığın şeyi tekrar tekrar neden bozmak isteyesin ki? Yapmadan önce düşün, hatasız ve düzgün yap. O zaman bozmak zorunda kalmaz, sadece düzeltirsin. Ama "düzelt" olursa da, demek ki hatalı yapılmıştır, düzeltilmeye ihtiyacı vardır. Mükemmel değildir. Olmadı, çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Peki, yap-BOZMA'ya ne dersiniz? Bu da sanki emir verir gibi oldu. Bozma! Elleme! Dokunma! Bana emir verme! Yine olmadı, çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Daha olumlu bitemez mi? Yap-boz-YAP nasıl? Daha umut dolu değil mi? Yaptık, bozduk, tekrar yaptık. Peki, ilk yapılanla, bozulduktan sonra yapılan birebir aynı olabilir mi? Sevmedim, çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Teyzem eskiden "kesilmiş resim parçacıklarını birbirine uygun duruma getirerek asıl biçimi yeniden oluşturmaya dayanan bir tür çocuk oyunu" olan yap-boz oyununa BOZ-YAP derdi. O öyle dedikçe "Teyze, ortada bir şey yok ki, önce bozup sonra yapayım." derdim. Zaten bozuk, paramparça... Olmadı yine, çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Yap-boz'dan tamamen uzaklaşıp yepyeni iki kelime bulup onları bir araya getirsek? Ya da kısaltma kullansak? BÜT-OL nasıl? Ne demek mi? Tabii ki "bütünü oluştur" demek. Beğenmediniz değil mi? Evet, bence de çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Birbirine bu kadar zıt ve uzak bu iki kelimenin arasını daha da açıp ortasına bir kelime koysak?
Yap-SIKIYORSA-boz! Tehdit kokusu alıyorum. Olmadı, çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
Daha da açsak bu iki kelimenin arasını, kibarlaştırsak, uyarsak? Yap-AMA-DİKKAT-ET-bozULMASIN! Bu nasıl? Çok uzun, çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; yap-boz...
"Ya yapma ya da madem yaptın bozma!" İkili oynama! Birini seç, seçtiğinin arkasında dur! Olayı bu kadar gurur meselesi haline getirmeye gerek yok. Çok saçma!

İki tane yan yana gelmemesi gereken kelime; YAP-BOZ!
Nereye kadar?

27 Ocak 2012 Cuma

Kar Küresi...

Sabah perdeler arasından yüzüme vuran gün ışığı... Gözlerim yarı açık, gördüğüm rüyayı anlamlandırmaya çalışmakla geçen birkaç dakika... Gözlerimi kapayıp rüyaya geri dönme çabaları... "Yapabilirim! Tekrar uykuya dalabilirim! Yapabilirim!" Tavana bakan bir çift göz ve sonuç başarısızlık...

"Başucunda bir not defteri bulundur ve gördüğün rüyaları unutmadan, yatağından kalkmadan yaz" demişti vakti zamanında gittiğim bir psikolog. Ama şu an gördüğüm rüyayı uzun uzun yazmak gelmiyor içimden. Bu yüzden not defterime sadece gördüğüm rüyanın bana hatırlattığı ilk şeyi yazıyorum, "Citizen Kane"(Yurttaş Kane; yönetmen Orson Welles'in sinema tarihinin en iyi eseri olarak görülen filmi). "Gün ortasında, bir an yüzümüzde soluklanıp bilinç dışına savrulan düşünceler rüyalara aittir, aynı günün gecesinde göreceğimiz rüyaların haberini getirirler bize. Aklımıza düşer düşmez unutayazdıklarımız." diye yazmış Latife Tekin, "Rüyalar ve Uyanışlar Defteri" adlı kitabında. Acaba ben farkına varmadan bilinç dışına atılmış hangi olaylar sebep oldu bu rüyayı görmeme?

Not defterimi yerine bırakıp sıcak yatağın keyfini çıkarıyorum. Günü daha fazla öldürmeden yataktan kalkma fikri beni yavaş yavaş esir almaya başlıyor. Yatakta boydan boya gerinip yatağın köşesine oturuyorum. Birkaç dakika etrafa bakınıyorum. Duvarda posterler, kartpostallar, oyun afişleri, fotoğraflar... Dün akşamdan kalma etrafa saçılmış kıyafetler... Raflar dolusu kitaplar... Odadaki herşeye o kadar alışmışım ki, ne güzel olduklarını unutmuşum. Bakmışım ama görememişim. Alışmışım ve unutmuşum. Ne yazık!

Eşyalar sadece basit birer örnek alıştıklarımız ve unuttuklarımız için... Çünkü yatağımda oturup odamı seyrederken, bakmayı bırakıp görmeye başlarken, aslında o an öncelikli anlamlarını yitirip bambaşka anlam kazandılar benim için. Yıllardır başucumda duran kar küresi mesela. O, şu an artık ben "görmeye" başladığımdan beri, sadece bir kar küresi değil, ortaokulda en yakın arkadaşımın bana hediye ettiği bir kar küresi... O kar küresinin yıllardır odamda olduğunu unuttuğum gibi, o arkadaşımı da mı unuttum yoksa? Yıllarımı beraber geçirdiğim canım arkadaşımı? Çevremizdeki insanlara, ailemize, dostlarımıza, arkadaşlarımıza, akrabalarımıza, komşumuza da mı aynı duyarsızlık, unutkanlık ve alışkanlıkla yaklaşıyoruz yoksa?

En son ne zaman "Seni seviyorum" dediniz? En son ne zaman teşekkür ettiniz? En son komşunuzla ne zaman selamlaştınız? Sevdiklerinize, onlara yeteri kadar değer verdiğinizi düşündürtecek en son ne yaptınız, ne söylediniz? En son ne zaman bir akrabanızı arayıp hâl hatır sordunuz? En son ne zaman ziyaretlerine gittiniz? En son ne zaman yaptığınız bir yanlışı kabul edip karşınızdakinden özür dilediniz? En son ne zaman birini can kulağıyla dinlediniz?

Sadece bir rüya ve onun tekrar görmemi sağladığı bir kar küresi neler düşündürttü bana sabah sabah... Aklımdan geçen bunca düşünceyle yataktan kalkıp pencereye doğru gidiyorum. Perdeyi araladığımda beyaza bürünmüş İstanbul selamlıyor beni. Bende İstanbul'a gülümseyerek, kürenin içindeki evin penceresini açıp kar tanelerinin içeri girmelerine izin veriyorum. Bir yerden başlamak lazım...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Kızarmış ekmek kokusu...

Mutfakta bir hareket... Çaydanlıktan gelen fokurtular... Mis gibi omlet kokusu... Yeteri kadar kızardığını düşünen ekmek, kendini ekmek kızartma makinesinden yukarı doğru fırlatıyor. Hafif bir yanık kokusu etrafı sarıyor. Yeteri kadardan biraz daha fazla kızarmış demek ki :) Omlet kokusuyla içiçe geçen ekmek kokusu, masadaki peynir kokularıyla karışıyor.

Geldi mi sizin de burnunuza?  "Aman, alt tarafı ekmek kokusu!" mu? Hayır, alt tarafı ekmek kokusu, omlet kokusu ya da başka bir koku değil işte, üst tarafı başka... Ne ya da neler hatırladınız kim bilir bir yanmış ekmek kokusuyla? Çocukluğunuza döndünüz belki... Belki bir anı canlandı hafızanızda... O anı yaşarken hissettiklerinizi bir daha yaşadınız belki de...

Kokular... Yeni insanlarla tanışıp sıkılan eller. O ellerden ellerinize sinen parfüm kokuları, o insanların kendi bedenlerinin kokuları. O kokuların size anımsattıkları. Dubai'nin görkeminden başınızın döndüğünü sanan insanlar etrafınızda, siz ise belki de en basit, en sade, en şatafatsız, belki de en izbe bir mekanda yaşanan anılarda, Dubai'den kilometrelerce uzakta... Boş gözlerle bakarsınız etrafa. Bedeniniz bulunduğunuz yerde, ruhunuz olmak istediğiniz yerdedir. Saniye saniye hissedersiniz ruhunuzun bedeninizden ayrılışını, varmak istediği noktaya gidişini... O gidilen yolun uzunluğu değildir de önemli olan, gittiğiniz yer ve yanınızda oraya götürdüklerinizdir. Ruhunuz bedeninize geri dönünce bir karın ağrısı ya da kalp sızısıdır hissettiğiniz... Belki de bir özlem...

Bir koku, alt tarafı bir koku değildir işte... Yıkarsınız çıkmak bilmez bazen, kurtulmaya çalışırsınız, üstüne yeni kokular sıkarsınız, yeni kokular koklarsınız yine olmaz. Yapışır üstünüze. Size hatırlattığı ne ise, hangi duygu ise, başka bir zaman o duygu yaşanınca yeniden ya da hatırlattığı her neyse düşünce akla, gelir o koku burnunuza... Hele bir acıysa hatırladığınız "burnunuzun direği sızlar". Türk Dil Kurumu, deyimler sözlüğünde burnunun direği sızlamak deyimi, "maddi veya manevi çok acı duymak, çok üzülmek" olarak tanımlanır. Başka bir tanıma göre "Özlem duygusunun beyne iletilmesiyle, beynin burun mukozasına yolladığı bir asit sonucu hissedilen durum" dur. Bu açıklama bilimsel olarak ne kadar doğru bilmiyorum, fakat herhangi bir duygu "koku alma duyusu olan burun" ile alakalı bir deyimle açıklanıyorsa, o duyguyu tetikleyen kokunun bunda payı büyüktür diye düşünüyorum.

Koku alma duyusu ile hafıza arasında bir ilişki vardır. Kulak-Burun-Boğaz Uzmanı Doçent Doktor Erhun Şerbetçi'nin "Koku ve Hafıza İlişkisi" üzerine bir gazeteye vermiş olduğu röportajda belirttiği üzere, "Çevremizdeki kokuları yabancılık çekmeden tanımamızın nedeni bir koku hafızasına sahip olmamızdır. Her türlü koku, özel bir kodlamayla koku belleğinde arşivlenir. Bir kokuyla karşılaştığımız anda, bu arşive başvurularak koku tahlil edilir. İlk defa duyumsadığımız, hafızamızda bilgileri bulunmayan bir koku da diğer kokulara benzetilerek yorumlanır. Böyle bir belleğimiz olmasaydı, bir kokuyu tanımlamak imkansız hale gelecekti. Koku ile hafızanın ilişkisi bu kadarla da sınırlı kalmaz. Çünkü kokular, kendileriyle bağlantılı olarak geçmişte yaşanan bazı olayları da aklımıza getirirler." Yani kokunun hafıza üzerinde tetikleyici bir özelliği vardır. Geçmişte yaşanmış herhangi bir olay, o olayla bağlantılı bir kokunun yeniden hissedilmesi halinde koku belleğine yollanan sinyallerle hatırlanıp o olayın hissettirdiği duyguları da ortaya çıkarır. Her koku insanların yaşanmışlıklarına göre farklı anıları ortaya çıkaracağından kimini mutlu eden bir koku, başka birini mutsuz edebilir.

Eski evimizde yaz aylarında hep balkonda kahvaltı ederdik. Annemin hazırladığı kahvaltıya ekmekler kızarana kadar kimse dokunmazdı. Kızarmış ekmeğin kokusunu duyana kadar masadaki herkes sabırsızlıkla annemin mutfağın köşesini elinde ekmek sepetiyle dönmesini beklerdi. Bahçeden gelen hanımeli kokusu eşliğinde yapılan kahvaltının tadını hiçbir yerde bulamazdınız. Her ne kadar kahvaltı yapmaktan pek hoşlanmasam da, kızarmış ekmek ve hanımeli kokusu duyunca ister istemez çocukluğumdaki o eve giderim hafızamda, o evdeki yaşanmışlıklara... Annem evde yokken onun geceliğine sarılıp kokusunu içime çekerek uyuduğum günlere...

"Canım Yunus! Ben sende insan kokusunu seviyorum... Ben sende, senden taşan; etrafındaki taşlara, topraklara, otlara, ölülere bulaşan insan kokusunu seviyorum." (Bedri Rahmi Eyüboğlu)

Sizdeki insan kokusunu seviyorum... Uzaktakilere hasretle...

28 Aralık 2011 Çarşamba

Sesler, Düşünceler ve Hayaller...

26 Aralık 2011 Pazartesi

Birinci Deneme

Önümde kocaman bir bavul... Henüz içine hiçbir şey koymamışım. Uzunca bir süre hiç kımıldamadan boş gözlerle bavula bakıyorum. Ne düşünüyorum diye soruyorum kendime. Derin bir sessizlik... "Düşünüyorum işte, yetmez mi?" Odadan çıkıyorum.

İkinci Deneme

Açık dolap kapakları önünde dolabın içindeki eşyalara göz atıyorum. Karmaşanın muhteşem uyumu gözüme çarpıyor... Düşüncelerimle, yeniden konudan sapmamaya çalışıyorum. Elimdeki birkaç eşyayı bavula yerleştirirken telefondan bir ses, "blip" ! Hayır, yoksa yine mi yapmam gerekenden uzaklaşıyorum? Doğru bildiniz, cevabım evet! Bavul hazırlamaya süresiz ara.

Üçüncü Deneme

Odanın kapısını açıyorum, elim kapı kolunda... Bavula bakıyorum, içeri hiç girmeden odadan çıkıyorum.

Dördüncü Deneme 

Kendimden emin bir şekilde odaya giriyorum, 45 dakika içinde bavulumu hazırlayıp uyuyamayacağımı bildiğim halde yatağıma yatıyorum. İçimde bir umut...

27 Aralık 2011 Salı 

Ev

Bavul kapının önünde... Son kontroller yapıldı. Artık evden çıkıp havaalanına gitmeye hazırım. Arabaya binip yola çıkıyorum. Nereye gidiyorum peki? Tatile mi? Sevdiklerimin yanına mı? İş gezisine mi? Yoksa kendimden mi kaçıyorum? Ve sorunun tokat gibi yüzüme çarptığı an, "çat" ! Allak bullak olup ama son sorunun cevabını düşünmemeye çalışarak sadece arabanın camından akan görüntüye bakıyorum... Binalar, binalar, küçük bir yeşillikçik, binalar ve binalar... 

İstanbul Atatürk Havaalanı

Bavul artık üzerinde gideceği yerin etiketi yürüyen bantta ilerliyor, elbet yolunu bulacak. Keşke bana da küçük bir etiket yapıştırsalar, ben de onun kadar kolay yolumu bulsam... 

Uçakta Geçen 4 Saat

Kafası düşüncelerle doluyken uyuyamaz ya insan, işte tam öyleyim. Uykusuz geçen gecenin ardından göz kapaklarım ağırlaşıyor, kafam düştü düşecek derken, silkelenip kendime geliyorum. Elimdeki kitabın saatlerdir aynı sayfasındayım, ilkokul öğretmenim bu anı görse kesinlikle kırmızı kurdelemi geri alırdı. "Ama öğretmenim, yıllar önce nasıl alıştırdıysanız, bakın hâlâ sizin öğrettiğiniz gibi tarih atıyorum. Niye alıştırdıysanız artık tarihin yanına günün adını da yazmaya? Ya da ben bunca senedir neden bu alışkanlığımdan vazgeçemediysem artık? Bunun hatrına kırmızı kurdele bende kalabilir mi?" Hızlıca kaldığım yerden devam ediyorum kitabıma.. Birşey düşünmemek için kitabınıza sarıldıysanız, ya konsantre olamadığınız için hiç ilerleme kaydedemeyip aynı sayfada uzunca bir süre kalırsınız, ya da hızlıca okuyup kitabı kısa sürede yarılarsınız ama geriye dönüp baktığınızda hiçbir şey hatırlamadığınızı fark edersiniz. Sonuç? Elde var sıfır!

Dubai Havaalanı

45 dakikada hazırlanan bavulun gelmesi de, ancak uçağın inmesinden 45 dakika sonra olabilirdi zaten. "Bavuluma" kavuşup "tııırrr" sesi eşliğinde hızlıca çıkışa yöneliyorum. Bavulumu sahiplendiğim ilk an bu...

28 Aralık 2011 Çarşamba

Palm Jumeirah

Manzaraya karşı oturmuş çayımı yudumluyorum. Hava biraz puslu, ama manzaranın ufkumu açmasına ve düşünmekten kaçtıklarımı düşünmeme engel değil. Gökyüzündeki bulutları ellerimle kenara itip kendime ve düşüncelerime yer açıyorum... Herşey daha yeni başlıyor, "fışııır fışıır" !


Not: Bu yazıdaki herşey hayal ürünüdür. Evet, şu an Dubai'deyim ama yazıdaki Dubai, Dubai değil; bahsettiğim bavul, bavul değil ve bahsettiğim ben ise, kesinlikle ben değilim... Bu yazının hayal ürünü olduğunu anlamak, okuyanın hayal gücüne bağlıdır.



Hayallerinizi gerçekleştirebilmeniz dileğiyle...

21 Aralık 2011 Çarşamba

"Mutlu" son?

Evvel zaman içinde diye başlar masallar. Genellikle uzak diyarlarda yaşayan bir kadın, bir adam ve onların kavuşmasını engellemeye çalışan kötü kalpli bir kişinin veya hayvanın ütopik hikayesidir dinlediğimiz. Kötü kalpli kişinin kötülükleri ortaya çıkınca kavuşup mutlu olur kadın ve adam, belki de hiç ayrılmamacasına... Kim bilir? Yazılmış mıdır hikayenin devamı? Biliyor muyuz 40 gün 40 gece süren görkemli bir düğünle dünya evine giren kadın ve adamın hayatları nasıl devam etti? Mutlu oldular mı birlikte? Hiç sıkıntıları oldu mu? Hiç kavga ettiler mi? Hiç birbirlerini kırdılar mı? Hiç birbirlerine belki de sonradan pişman olacakları ağır hakaretler ettiler mi? Yoksa bu masalın bilmediğimiz devamı, iki tarafın mutsuz olup ayrılmalarıyla mı son buldu?

Hazır bu aralar kafam karışıkken, kafamdaki ve yüreğimdeki sorulara henüz cevaplar bulamamışken milyonlarca daha soru sorabilirim sanırım. Peki hepsi pesimist mi olur sorularımın? Tabi ki hayır... Boşanma ve ayrılma haberleriyle doluyken etraf-ki buna bende dahil, her ne kadar bu soruya 'evet' demek istesem de, önümüzdeki sene evlenecek olan iki yakın arkadaşımın hatrına hayır diyorum :)

Peki gerçekten hiç mi merak etmediniz masallardaki o kadın ve adama gerçekten ne oldu? Küçükken annem bana masal anlatıp "Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine" dedikten sonra, anneme önce "Kerevet ne anne?" diye sorardım. İkinci sorum ise "Ya sonra ne olmuş anne?" olurdu. Kerevetin ne olduğunu annem söylemiş miydi, şu an hatırlamıyorum. Ama az önce öğrendiğim kadarıyla "üzerine şilte serilerek yatmaya veya oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları olan, tahtadan sedir" imiş.  Yani neymiş? Masal bitti, haydi uykuya :) Oysaki en merak edilen bundan sonrası değil midir? Çünkü artık sadece birini bulup bir ilişki yaşamak ya da yaşamaya çalışmakla bitmiyor. Dahası var. Ama bence önemli olan gerçekten mutlu oldular mı, onu öğrenebilmek. Çünkü hayatta yaptığımız bir çok şeyi (genelleme yapmak istemiyorum ama bence herşeyi) mutlu olmak için yapıyoruz. Türk Dil Kurumu mutluluğu "Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer" olarak tanımlıyor. Bu açıklamaya gore mutluluk ulaşılması gereken bir durum olarak algılanıyor. Oysa Konfüçyüs mutluluğu şöyle açıklar; "Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur. Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha alçakta. Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır." Yani mutluluk erişilmesi kolay bir yerdedir Konfüçyüs'e gore. Önemli olan bizim bunu fark edip edemediğimizdir. Mutluluğu nerede ve nasıl aradığımızdır.

Peki nerede arıyoruz mutluluğu? Kendimizde mi? Eşyalarda mı? Uzak diyarlarda mı? Birinde mi? Birilerini değiştirmeye çalışarak oluşturduğumuz yeni kişide mi? Peki o yeni kişi nerede arıyor mutluluğu? Yeni kendinde mi yoksa eski kendinde mi? Yoksa onu değiştirmeye çalışanda mı? Yoksa artık başka yerlerde mi?

Mutluluğun beraber ve paylaşılarak yaşanması umulan evlilik ve ilişki durumlarında mutluluk için birlikte fedakarlık yapılması beklenmez mi? Her ne kadar masallarda bu özveri tek taraflı yani erkek tarafından yapılmış olarak gösterilse de, günümüz ikili ilişkilerinde ya da evliliklerde iki tarafında fedakarlık yapması bir ilişkinin olmazsa olmazı değil midir? Kim mükemmel ki eleştirilmeyecek kadar, mükemmel de bir ilişki yaşasın? Kim söyleyebilir sevdiği için özveride bulunmadığını ya da bazı şeylere sadece sevdiği için katlanmadığını? Bahsi geçen "bazı şeyler"in dayak ve şiddet olmamasını umuyorum tabii.

Önümüzdeki sene evlenecek olan arkadaşlarım için, "...ve evlenip 'sonsuza kadar' mutlu yaşamışlar" olan sonla bitiriyorum. Devamı onlara kalmış... Melih Cevdet Anday'a sormuşlar, "evlilik" nedir diye, şöyle demiş, "Eskiden kız tarafının ve oğlan tarafının ailesi bir araya gelir, yeni çiftin kuracağı yuva için beraber hazırlık yapılır, beraberce yeni ev düzülürdü. Tabii o zamanlar evler genelde bahçe içinde müstakil evlerdi. O nedenle buna 'evlenmek' denirdi, şimdi ise yeni evliler apartman dairelerinde, yani katlarda oturuyorlar, bu yüzden artık evlilik 'katlanmaktır'." Haydi o zaman "katlanın" arkadaşlar ;)